ben sana mecburum. sen, yoksun..
lise münazaralarından birinde konu “milli güvenlik için kişisel özgürlükler kısıtlanabilir mi kısıtlanamaz mı”ydı. biz kısıtlanamazı savunuyorduk. orada Ali Şeriati’nin “Kendini Devrimci Yetiştirmek” kitabından bir kısım okumuştum. şöyleydi o kısım;
“ey özgürlük! seni seviyorum, sana muhtacım, sana aşığım ,sensiz yaşam zordur, sensiz bende yokum. varım, ama ben yokum. yani o var olan ben değilim. ben, sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım.”
*
öyle işte biraz.
ben sana mecburum. sen, yoksun. varsın, ama sen yoksun. yani o var olan sen değilsin.
karşımdasın kimi zaman, görüyorum.
arkamdasın bazen, hissediyorum.
ama yoksun..
*
yokluğunun yokluğa çektiği anlar var,
yokluğu en güzel varlık gibi hissettiren anlar.
oysa ben,
var olmanı isterdim.
bende var olmanı isterdim.
sende var olmak isterdim.
senle var olmak isterdim.
***
vazgeçemediğim vazgeçişlerim var benim, bu da onlardan biri belki de..
vazgeçtim. eyvallah..
bir avuntu
belki’lerle başlayan her şey keşkelerle bitmek zorunde değildi belki evet ama bu bi’ istisna değildi. istisna olsaydı kaideyi bozabilecek kadar güçlü bi’ istisna olurdu ‘belki’ ama, değildi işte.
yeşil çam filmlerinde abartılı anlatımlar vardır (Yedi Bela Hüsnü filmindeki Kemal Sunal için “tek parmağıyla öküzü kaldırıyormuş!” söylemi gibi) öyle işte biraz.
biz de o filmleri aratmıyoruz,
abartılı yaşıyoruz(bunu bi’ yerlerde yazmıştım daha önce hatta insanları hayatımızın merkezine çekiyoruz filan da demiştim, şimdi hatırladım. boşuna yazmışım. farkındalık önemlidir ama tek başına yeterli değildir.)
abartılı yaşıyoruz hafif mi kaldı biraz sanki, şöyle söyleyelim;
her şeyin bokunu çıkarıyoruz.
merkeze geçip bi’ kapsama alanı belirlememiz gerekirken, belirlenmiş kapsama alanlarını ısrarla zorluyoruz.
böyle sınırları zorlarken farkına varıyoruz işte aslında özgür olmadığımızı hiç bi zaman olamayacağımızı(emrah serbesin afili parçalarında vardı bu; kendimizi özgür zannediyoruz oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. Sınırlara gelince fark ediliyor bu.)
bu yazı toparlanmayacak Johnny Cash’in “Walk The Line” parçasını önererek bitireyim bu işkenceyi burada.
***
yaşanmadığı halde üzen bi’ şeydi bu.
yaşanmadığı için üzen bi’ şeyden ziyade.
odamın hayaletisin, sessizliğine aşığım.
git,
gideceksen.
gündüz gidenleri farkedemedim hiç.
gece olduğunda tekrar, hayaletlerini aldım yanıma ve yaşadım.
gecenin dibinde, karanlığın en zifirisindeyim,
git.
üçgen gezegenleri, meşru cinayetleri
gerçekte kim olduğunu çok düşündüm,
özleminin yer yer sağanak yağışlı olduğu zamanlarda…
galiba artık biliyorum!
sen,
büyümeye zamanı olmayan çocukların,
dar zamanlarda attığı içten bir kahkahasın!..
beni beklemeye gidiyordun…
galiba yolu şaşırdın!..
– pelin onay –
iyi şeyler de olmadı değil
ışık kaynağına yaklaşmakta olan cisimlerin gölgeleri gibiyiz hepimiz…
gittikçe küçülüyoruz.
ışık kaynağına vardığında-yani varabilirse- gölgesi olduğumuz cisim
kaybolacağımız aşikar..
yine de ne şatafatlı bi kelimedir ki -örneğin- “YILDIZ”
çekicilikte sınır tanımıyor.
ve unuttuğumuz bir şey var tüm bu curcunanın ortasındayken,
doğal ışık kaynakları gölgenin ne olduğunu bilemezler..
sorabilirz bunu mesela Güneş’e..
ve yine sorabiliriz bir sokak lambasına..
***
gerçek ışık kaynağının ne olduğunu tam olarak bilseydik eğer
ona ulaşmak gerçekten bu kadar önemli olsaydı
sokak lambaları dikkatimizi çekmezdi Güneş’i ararken.
***
“Ona ulaşan olmadı daha, ondan bu bilinmezliği.” (*)
***
Sonrası biraz bulanık. Başka bir şeyi ararken bulunan bir şey gibi. Yarım kalmaya mecbur bir sevinç. Elimizde bir bilet var ama ne tam ne öğrenciyiz. Tanrım bu kare bulmacayı sen hazırlamışsındır umarım. Çünkü çözemedikçe beni sinir eden şey, onu benim kadar günahkâr birinin hazırladığını düşünmek. (madde:57)
aydınlanma
büyük bi’ aydınlanma yaşamanın arifesinde olduğum şu günlerde kafamda dolaşan tilkileri kuyruklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmıyorum zira yakında dikkat etmeleri gereken bi’ kuyruklarının olmayacağının farkında hepsi.
aydınlanma demişken.
5. sınıf balosundaydık. hoşlanmanın ne demek olduğunu bilmediğim zamanlardı. dans etmek bi’ gereklilik gibiydi o gece. “bla bla bla bla ilk danslarını yapmak üzere bla bla bla”. kimle dans edeceğimi düşündüğümde aklıma tek bi’ isim geliyordu, ben “kem küm” safhasındayken o çoktan başlamıştı “ilk” dansını etmeye, kafamı tam tersi yöne çevirdiğimde karşımda başka bi’ kız çıkmıştı ve “dans edelim” demişti, etmiştik.
şimdi ‘aydınlanma’yı anlama oranınız empati kabiliyetinizle doğru orantılı.

